90'lı yılların başında bu konuda ilk görüşlerimizi bildirdiğimizde henüz dünya deflasyon ile tanışmamıştı.
O günlerde gelecek on yıllarda dünya ekonomilerinde çok ciddi bir pazar problemi yaşanacağını özellikle hızlı büyüyen ülkelerin gerekli emisyon ayarlamalarını yapmamaları sonucunda deflasyon ile karşı karşıya kalacaklarını ifade etmiştik.
Hatırlanırsa 90'lı yılların ortalarından sonra önce Japonya deflasyon sürecine girdi, nominal faizler sıfırlanmasına rağmen reel faiz oranları pozitif kaldı.
Japon hane halkları satın alma güçleri düştüğü ve geleceğe de güvenle bakamadıkları için harcamaları daha da kıstı, bu da fiyatların düşmesini, stokların artmasını ve buna bağlı olarak işçi çıkarımlarını tetikledi…
1995 yılından sonra Japon ekonomisi GSMH'da 5 trilyon Dolar'ın üzerine bir daha çıkamamıştır.
Diğer taraftan 2003 yılı Ocak ayında TV kanallarında yaptığımız çeşitli açıklamalarda Alman ekonomisinin de 2003 yılında durağanlaşacağını, bunun akabinde işsizliğin artacağını ifade etmiştik.
Almanya'nın Maastrich Kriterlerini askıya alıp kamu harcamalarını arttırmak zorunda kalacağını hatta çok kısa bir zaman içerisinde borç almak zorunda kalacağını söylemiştik.
Alman ekonomisini yakından takip edenler bilir ki 2003 yılında Alman ekonomisi önce durağan bir döneme girdi. Arkasından işsizlik artmaya başladı.
Bahsettiğimiz 90'lı yıllar itibariyle en yüksek işsizlik oranları Almanya'nın önünde durmaktaydı. 5 milyonu aşan işsizi ile Almanya, tarihinin en büyük açmazı ile karşı karşıya olduğunu kendisi ifade etmekteydi.
Bu arada Almanya'nın Maastrich kriterlerine de uymuyor olması, AB içerisinde ciddi bir tartışma başlatmış, AB'nin ortak para birimine (Euro) geçmesiyle beraber söylediğimiz "AB en geç 15 sene içerisinde dağılmak zorunda kalacaktır" sözünün haklılığı bir kez daha ortaya çıkmıştır. AB içinde başlayan ve neredeyse bütün üyeleri kapsayan ekonomik krizler yaptığımız tespitin birebir gerçekleştiğini göstermektedir.
Almanya büyüyen bir ekonomiye sahipti, ancak Mark'ı bırakıp Euro'ya geçtikten sonra, bu büyüyen ekonomiye karşılık piyasada bulunması gereken para miktarı sağlanamadı.
Çünkü artık para basma hakkı Berlin'deki Bundesbank'ta değil, Frankfurt'taki Avrupa Merkez Bankası'ndadır.
Senyoraj geliri yerine borç alma yoluna giden başta Almanya olmak üzere AB ülkelerinin borç rakamlarında Euro'ya geçtikten sonra gözle görülür bir artış olduğunu gözlemlemekteyiz.
Genel olarak AB ortalamasına baktığımız zaman, Euro'ya geçmeden önce borç stoğunun toplam GSMH' ya oranı 90'lı yılların başında %76.5 düzeyinden Euro'ya geçiş tarihi olan 2002 yılı sonunda %69.5'e düşmüşken; bu tarihten sonra yeniden artmaya başlamış ve 2016 yılında yüzde 90 seviyesine dayanmıştır.
Peki deflasyonun sebebi sadece büyüyen ekonomilerde ortaya çıkan eksik talep mi?
Elbette hayır. Bazen piyasada aksine fazla miktarda para olmasına rağmen yine de eksik talepten dolayı ekonomiler deflasyona girebilir.
Gelir dağılımında dengesizlik şüphesiz deflasyonu doğuran en temel sebeplerden biri.
Eğer toplumun büyük bir kısmı belli bir gelir seviyesinin altına düşerse artık tüketme kabiliyetini yitirmiş demektir.
Piyasada fazla miktarda para olsa bile, bu para belli ellerde toplandığından dolayı, toplumun geri kalan büyük kesimine yeniden tüketme kabiliyeti kazandırılmadan ekonominin deflasyondan çıkması mümkün değildir.
Yani faiz oranlarını düşürüp tüketimi arttırarak deflasyondan çıkılacağı kısmen doğrudur. Ancak asla yeterli değildir.
Çünkü faiz oranları sıfırlansa dahi bankada parası olan kesim parasını tüketime kaydıracaktır. Ya parası olmayanlar? Onlar için bu politikanın hiçbir faydası olmayacaktır." (Prof. Dr. Haydar Baş Milli Ekonomi Modeli)