HOŞGELDİNİZ! BUGÜN 25 MART 2026, ÇARŞAMBA

Dervişoğlu: 'Sen Türkiye'yi darbeyle mi tehdit ediyorsun?'

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, "Bir grup etnik saplantılı şımarık, Türkiye'nin dört bir yanında gövde gösterisi yapıyor. Eli kanlı katili övüyor, cümle aralarında da Türkiye'yi ve Türk milletini tehdit ediyorlar. 'Bursa'yı Amed'e çeviririz' diyor, provakatif aymaza bak. Sıfatı Meclis Başkanı olan zat da 'Bu süreç başarısız olursa, Türkiye'de sivil siyaset bunun altında kalır' diyor. Süreciniz batsın, anlayışınız batsın, hainliğiniz batsın" dedi
25.03.2026 12:40
Dervişoğlu: 'Sen Türkiye'yi darbeyle mi tehdit ediyorsun?'
Dervişoğlu: 'Sen Türkiye'yi darbeyle mi tehdit ediyorsun?'
İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin grup toplantısında gündeme dair açıklamalarda bulundu. Dervişoğlu, şunları kaydetti:

"Nevruzumuz kutlu olsun, kut olsun"

"Öncelikle geçmiş Ramazan Bayramımız kutlu olsun diyorum. Allah hepimizi nicelerine çok daha mutlu, sevinçli, sağlıklı şekilde çıkartsın. Nevruzumuz kutlu olsun, kut olsun diyorum. Türkiye'nin, Türk dünyasının, baharı karşılayan, baharı ve uyanışı müjdeleyen bayramı hayırlı olsun. Bizi bize kırdıran, demiri tavında ayıran tüm habis niyetlere ise lanet olsun. Bakınız, bizim için Cumhuriyet bir ateştir. Yakan değil ısıtan, birleştiren, üleştiren bir ocaktır.

Bizim için Cumhuriyet, bu toprakların kara kışını yenen eşsiz bir bahardır. İnsanına, toprağına, şehrine, çarşısına, bahar, barış ve bereket gelmiştir. Biz kut deriz, binlerce yıldır aklımızda, bağrımızda, avcumuzda taşırız bu kıvılcımı. 104 senedir, bu topraklara hamdolsun düşman çizmesi girememiş, kundakta bebeler, bebeler elinde analar, analar aklında erler, nesiller yitirilmemiş. Barış getirmiş bu Cumhuriyet, onu tesis etmiş. Hak ve batıla, dost ve düşmana, içeriye ve dışarıya sınır çekmiş. Artık savaşımız tarlada, fabrikada, okulda, hastanede demiş. Bereket için, üretmek için, irfan için, esenlik için teşkilatlanmış. Ve en önemlisi herkes eşit demiş, yurttaş demiş.

"Senin derdin; imtiyazdır, iktidardır, sultadır"

Bir fikrin, bir tohumun, bir niyetin doğrusu başkadır, eksiği başkadır. Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet'i biz kurduk, onu yaşatacak olan sizlersiniz derken bunu ifade ediyordu. Cumhuriyet rejimi, yurttaşın, ferdin ve onun sathında toplumun, milletin, ortak taleplerini yerine getirmek için vardır. Bu ortak talepler, ortak olmaktan çıkarsa, Cumhuriyet'i yönetenler, ortak çözümler yerine seçilmiş birtakım şahsi çözümler sunarsa, ortaklaşılacak yerde, birtakım ortakçılar, kendi tarlası deyip bir yerleri çitle çevirirse, orada iyi niyetten bahsedilemez. Orada birliktelik olmaz. Sen baharı 'Nevruz' diye mi karşılıyorsun, 'Nevroz' diye mi karşılıyorsun, bizim meselemiz bu değildir. Ama sen, her bahar bayramında, o ateşin üzerinden atlarken bu toprakları, bu insanları ateşe atanları kutsarsan, bunun adına da barış dersen, demokrasi dersen, biliriz ki, senin derdin ne onun, ne bunun sorunudur. Senin derdin; imtiyazdır, iktidardır, sultadır.

Dervişoğlu: 'Sen Türkiye'yi darbeyle mi tehdit ediyorsun?'

"Efendi, sen Türkiye'yi darbeyle mi tehdit ediyorsun"

'Terörsüz Türkiye' diye tanımlanan akıl yitimi ve kalkışma başlarken daha ilk günden ifade etmiştim, 'Teröriste terörist denmeyecek artık, adı da terörsüz Türkiye olmuş'. Şimdi yine onu görüyoruz. Bir grup etnik saplantılı şımarık, Türkiye'nin dört bir yanında gövde gösterisi yapıyor. Eli kanlı katili övüyor, cümle aralarında da Türkiye'yi ve Türk milletini tehdit ediyorlar. Bursa'yı Amed'e çeviririz diyor, provakatif aymaza bak! Bu vatanın Bursa'sını, Diyarbakırın'dan ayırmaya kalkanların cüretine bak! Sıfatı Meclis Başkanı olan zat da 'Bu süreç başarısız olursa, Türkiye'de sivil siyaset bunun altında kalır' diyor. Laflara bakar mısınız? Attığı taşın düştüğü yere bakar mısınız?

Efendi, sen Türkiye'yi darbeyle mi tehdit ediyorsun? Tabii şaşırmaya gerek yok, bunu komisyon kurmakla görevlendiren, sözde meclis başkanvekilini de emireri olarak kullanıyor. Süreciniz batsın, anlayışınız batsın, hainliğiniz batsın. İnsan yakmış adamlar, barış diye nara atıyor olanlara bakar mısınız? TUSAŞ'ı basanlar, kahraman ilan ediliyor, vaziyete bakar mısınız? Türkiye'yi yakmaya çalışanlar, emin olun her zaman kendini yakmıştır. Buna teşne olanların haberi olsun. Türk milletinin kodlarıyla oynamak da, herkes iyi bilsin ki o mangal oyununa benzemez. Haberiniz olsun. Bunu o gaflet dolu aklınıza kalın harflerle yazın. Her boş zamanınızda da aynaya bakıp okuyun o yazılanları. Şimdi meydanlarda olanlar var ama bir de o meydanlarda olanları kutsayanlar var. Oralara mesaj, temsilciler gönderenler var. Zamanı gelince kiminle hesaplaşılacaksa onunla hesaplaşılacağını da bu millet iyi bilsin.

"AK Partili değilsen ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorsun"

Ben, kimisine yabancı servislerce kod dahi verilmiş olan bu etki ajanlarının tüm çabalarına rağmen, bu toprakların ferasetine ve irfanına her zaman inandım. Tüm Türkiye'yi dolaştığım ramazan ayı boyunca da bunu bir kere daha gördüm. Hem feraseti hem meseleleri hem de bunun sebebini. AK Partili değilsen, Cumhur İttifakı'nı koşulsuz alkışlamıyorsan, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyorsun. İş hayatında görüyorsun. Atamalarda görüyorsun. Ticarette görüyorsun. Adalette görüyorsun. Siyasette görüyorsun. Bu ayrımcılık, bu kayırmacılık, Cumhuriyet'in eşit vatandaşı olma duygusunu kaybettiriyor.

Bu basit bir konu değildir. Bu Türkiye için son derece önemli bir milli güvenlik sorunudur. Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Bölgesi ekonomik açıdan yüksek bir potansiyele sahiptir. Ama ihanet ortaklarının sözlerine, eylemlerine bakın göreceksiniz, hiç birisinin umurunda değildir. Hem ülkemizi hem buralardaki vatandaşlarımızı gereksiz konularla, gündemlerle meşgul etmek yerine, gerçekçi olabilseler, müthiş bir ekonomik kaynak üretebilecekler. Ama bir teröristin aklıyla süreçler başlatıp, bu potansiyeli iyice yok ediyorlar. Oysa Doğu Anadolu ve Güneydoğu bölgelerimiz, uluslararası ticaret açısından fırsatlarla dolu.

Dervişoğlu: 'Sen Türkiye'yi darbeyle mi tehdit ediyorsun?'

"GAP'ı tamamlamak yerine uğraştıkları işlere bakın"

Sınır kapılarında serbest bölgeler, gümrük merkezleri, lojistik merkezler kurulabilir. Demiryolu ağı zenginleştirilebilir. Bu fırsatlara kafa yormak, GAP'ı tamamlamak yerine uğraştıkları işlere bakın. İşleri güçleri Kürtlere vasi tayin etmek. Teröristbaşına statü aramak. Tarımı ve hayvancılığı bilinçli olarak bitirdiler. Yol boyunca sağlı sollu meralar var. Yol kenarlarında da 'ehli hayvan geçebilir' levhaları var. Ama gel gör ki, o ehli hayvanlar gelip geçmiyor. Ülke et krizi yaşıyor, meralar bomboş ama biz katillere statü derdindeki süprüntülerle uğraşıyoruz. Yem fiyatları, gübre-mazot-tohum fiyatları, bunlardan alınan vergilerle, üretimi engellediler. Entegre tesislerle, süt, peynir, bal üretimiyle markalar çıkabilecekken, oturmuş, bir teröristten nasıl marka yaratabiliriz diye uğraşıyorlar. Bakın buradan açıkça söylüyorum; iş tutan el silah tutmaz. Aş giren evin derdi olmaz. Bizim meselemiz budur.

"Bu ülkede vatandaşlık sorunu var"

Bölgede enerji üretimi açısından da fırsatlar var. Güneş ve rüzgar enerji santralleri için uygun bir bölge. Kadın kooperatifleriyle üretimi katlama imkanı var. Meslek eğitim programları, genç girişimcilere destek programlarıyla büyük fırsatlar yaratılabilir. Ama projelere dönüp bakan yok. Seçim vaadi dışında, eyleme geçen yok. Varsa yoksa bir teröristin özgürlüğü, terör örgütü yöneticilerin topluma entegrasyonu. Konuştukları bu…

24 yıllık iktidarları boyunca, 2 defa büyük proje diye, milletin önüne bunu koydular. Kimse alınmasın, bu ülkede vatandaşlık sorunu var, cumhuriyet mefhumuna düşmanlık güdenlerin, ağacıların, beycilerin, biatçıların, örgütçülerin, türlü biçimlerde yol açtığı bir yurttaşlık sorunu var. Yani Türk sorunu var. O sebeple, Türkiye'de kimseye özel bir sorun üretilmiyor. Ama artık hepimizin önemli ve ortak bir sorunu var. Kendimizi eşit hissetmiyoruz. İkinci sınıf hissediyoruz. AK Partili değilsek, Cumhur İttifakı'nın uygulamalarına, bu soygun düzenine, bu yağma düzenine, adaletsizliğe, istibdata itiraz ediyorsak, ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyoruz. Türkiye'nin acil çözüm bekleyen sorunu budur. İkinci sınıf vatandaş duygusu yaratan budur. Bunun da çözümü sandıktır. Bu sistemin bir an önce değişmesidir. Parlamenter sistemin yeniden inşasıdır. Biz bunun kavgasını veriyoruz.

"Hepsine ama hepsine yazıklar olsun"

Anlattıkları masalları boş verin, Türkiye'nin hakikati budur. İspatı mı? Bakın Diyarbakır Silvan'ın Bayrambaşı köyüne gittik. Devletinin,  cumhuriyetin yanında saf tutmuş, şehitler vermiş bir ailemize misafir olduk. Terörsüz Türkiye masalı falan umurlarında değil. Yanıbaşlarında inşası devam eden tünel ve baraj inşaatından bahsettiler. 300 işçi çalışıyormuş. Ve bu işçiler 700 kilometre uzaktan getirilmiş. Oysa köyde işsizlik had safhada. Neden buradaki insanlara iş vermiyorlar diye soruyorlar. Sayın Erdoğan; size seslerini duyuramamışlar. Koruyup kolladığınız, ihaleler verdiğiniz o patrona sorun isterim; bu kardeşlerimiz işsizken, neden uzaklardan işçi getiriyormuş?

Bakın sizinle bir Kürt kardeşimizin kulağıma fısıldadıklarını paylaşayım. Diyor ki; 'Evet biz de terör bitsin istiyoruz. Evet biz de ölümler olmasın istiyoruz. Ama aynı zamanda, terörün de ölümlerin de sorumlusu olan bir katil, büyük siyaset adamı muamelesi görmesin istiyoruz. Öcalan bizim sözcümüzmüş gibi konuşuyorlar. O bizim sözcümüz değil, evlatlarımızın katilidir'. Bir başkası da şunu söyledi: 'PKK silah bırakmadı. Bölgede vergi adı altında haraç toplama faaliyetleri arttı. Artık kendilerini devletle eşit görür oldular. Çünkü iktidar onları muhatap alıyor'. Terörsüz Türkiye değil, aşsız, işsiz ve saray torpili olmayan herkesi 2'nci sınıf gören Türkiye. Bunların müsebbipleri kimse Türkiye'yi alıp da bu noktaya nasıl ve kimler getirdiyse hepsine ama hepsine yazıklar olsun. Bu dümene ayakdaşlık edenlere de yazıklar olsun."

"Ben, ihanetle açıklanabilecek şeyleri, aptallıkla açıklamam"

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, İran ile ABD ve İsrail savaşına ilişkin, "Ben, ihanetle açıklanabilecek şeyleri, aptallıkla açıklamam. Türkiye'nin karşı karşıya kalacağı güvenlik krizlerinden siyasi kazanç devşirmek, hanedan semirtmek isteyenleri, bu hanedanın kayığına binmek için sırasını bekleyenleri, Türkiye'yi bu savaşın tarafı yapmak isteyenleri görüyorum... Türkiye başkalarının savaşına yazılmayacaktır. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey; başkalarının savaş naraları değil kendi devlet aklını yeniden hatırlaması, propaganda ablukası değil berrak bir milli duruş, hanedan hesapları değil Cumhuriyet vakarıdır" dedi.

Dervişoğlu şöyle devam etti:

"Dolaylı çatışma, doğrudan savaşa evrilmiştir"

"Orta Doğu'nun son yarım asrı, İsrail ile İran'ın geliştirdiği güvenlik öğretilerinin, doğrudan ya da dolaylı biçimde çarpıştığı bir dönem olmuştur. Bölgeyi istikrarsızlığa sürükleyen de sınırların ötesine taşıran bu çatışmacı akıldır. Çünkü her iki ülke de kendi güvenliklerini kendi hudutları içinde, kendi egemenlik alanlarında, kendi devlet sınırları içinde aramak yerine; başka ülkelerin topraklarında, başka toplumların kaderi üzerinde, başka devletlerin egemenlik haklarını çiğneyerek aramıştır. Uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri devlet egemenliğidir. Fakat bu ilke, bölgemizde uzun zamandır sistematik biçimde ihlal edilmektedir. Bugün önümüzde duran tablo da budur. İsrail ile İran arasında yıllardır dolaylı biçimde süren yıpratma savaşı, ABD'nin de doğrudan dahil olmasıyla artık yeni bir safhaya geçmiştir. Geçtiğimiz haziran ayından bu yana hepimizin izlediği gelişmelerin özeti budur. Dolaylı çatışma, doğrudan savaşa evrilmiştir. Bölgesel gerilim, daha geniş çaplı bir yangına dönüşme istidadı kazanmıştır. Türkiye ise böyle bir karmaşa ve belirsizlik ortamına, ekonomisi zaten kırılgan hale gelmişken yakalanmıştır.

"İktidar birbirine zıt şeyleri aynı anda söylüyor"

Dahası, ne için başladığı belli olmayan, açık bir siyasi çerçevesi bulunmayan, bu belirsizliği de sürekli jeopolitik gerekçelerle, meşrulaştırılmaya çalışılan, bir sözde çözüm süreciyle yakalanmıştır. Yani Türkiye, bir dış fırtınaya içeride pusulası bulanıklaştırılmış halde girmektedir. Üstelik iktidar blokunun kendi içinde de ciddi görüş ayrılıkları bulunduğu, artık saklanamaz hale gelmiştir. Bir tarafta Sayın Erdoğan, Trump yönetimiyle ilişkileri sıcak tutmak adına uçak ve sıvılaştırılmış doğal gaz anlaşmaları yapmaktadır.

Diğer tarafta Sayın Bahçeli, Çin ve Rusya ile stratejik iş birliği çağrısı yapmaktadır. Bir yanda Dışişleri Bakanı Sayın Fidan, İran'ın Körfez ülkelerine dönük saldırganlığını kınamaktadır. Öte yanda Sayın Bahçeli, Türkiye ile İran'ın aynı ufka baktığından söz etmektedir. Bütün bunlara bir arada baktığımızda gördüğümüz şudur: İktidar sıkışmıştır. İktidarın hareket alanı daralmıştır. İktidarın ne söylediği kadar, birbirine zıt şeyleri aynı anda söylüyor olması da, bir yönetim krizinin işaretidir.

"Herkes Türkiye'ye kendi ideolojik merceğinden bakılmasını istiyor"

Hükümet açık, berrak ve tutarlı bir tutum almakta zorlanırken, gerek geleneksel medya, gerek sosyal medya, tam anlamıyla bir propaganda ablukasına dönüşmüştür. Her ideolojik grup kendi ezberini, kendi duygusal yükünü, kendi siyasal kıblesini toplumun üstüne boca etmektedir. Din ve mezhep kışkırtmacıları başka bir istikamete çağırıyor. Etnik köken sevdalıları başka bir istikamete çağırıyor. Marksistler başka bir istikamete çağırıyor. Avrasyacılar başka bir istikamete çağırıyor. Herkes Türkiye'ye kendi ideolojik merceğinden bakılmasını istiyor.

Herkes Türkiye'yi, kendi zihnindeki haritaya göre konumlandırmak istiyor. Biz ise en başından beri, ne söylediğimizi biliyoruz. Bizim bütün mücadelemiz Türkiye üzerinedir. Bizim bütün önceliğimiz Türkiye'nin selametidir. Türk milletinin huzurudur, güvenliğidir, refahıdır. Biz meseleleri duygusal taşkınlıklarla ele almayız. İdeolojik peşin hükümlerle ele almayız. Vicdani takıntılarla ele almayız. Bizim için esas olan, bu topraklarda yaşayan insanların menfaatidir. Bu devletin bekasıdır. Bu milletin geleceğidir. Onun için bizim durduğumuz yer bellidir. Bizim referansımız, bu Cumhuriyet'in kurucu iradesinin, bize bıraktığı dış politika aklıdır. Bizim pusulamız, Mustafa Kemal Atatürk tarafından belirlenmiş olan, 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesidir. Bu ilke bir süs cümlesi değildir. Bu ilke, Türkiye Cumhuriyeti'nin jeopolitik aklıdır. Bu ilke, romantizme karşı realizmdir. Bu ilke, maceracılığa karşı devlet ciddiyetidir. Bu ilke, savrulmaya karşı dik duruştur.

"Geç de olsa fark etmeye başlamışlardır"

Türkiye'yi çekmek istedikleri yer neresi olursa olsun, bu ülkenin kurucu iradesi, bize hep aynı şeyi söylemiştir: Maceraperest dış politikadan uzak durun. Duygusal reflekslerle devlet yönetmeyin. Tarafı belli olmayan savaşların heyecanına kapılmayın. Uğruna başkalarının alkış tuttuğu, ama faturasını bu milletin ödediği serüvenlerden uzak kalın. Bizi İkinci Cihan Harbi'nden, tek bir Türk evladının burnu kanamadan çıkaran anlayış da bu anlayıştır.

Yıllar boyunca bu temkinli dış politikayı ürkeklikle suçlayanlar, monşerlikle yaftalayanlar, bugün üzerinde oturdukları mirasın değerini geç de olsa fark etmeye başlamışlardır. Oysa bu devlet geleneği, gerektiğinde Kıbrıs'taki soydaşlarımız için harekete geçmeyi bilen ama aynı zamanda yüz yıl boyunca, bu ülkeyi büyük güçlerin maceralarına sürüklemeyen bir hariciye aklı üretmiştir. Bu gelenek, savaşını doğru seçen bir gelenektir. Enerjisini doğru kullanan bir gelenektir. Gücünü hayal satmak için değil, varlığını korumak için kullanan realist bir gelenektir. Bugün de bu gelenek bize şunu söylemektedir:

Türkiye, bir NATO üyesi olarak, ABD ile İsrail'in, uluslararası hukuku hiçe sayan aşırılıkçı politikalarına nasıl mesafeli duruyorsa, İran'ın radikal ve ulus aşırı istikrarsızlık üzerine kurduğu siyasetine de aynı mesafeyle yaklaşmalıdır. Türkiye'nin görevi, bu yangının tarafı haline gelmek değil; bu yangının kendi evine sıçramasını engellemektir. Ölçü budur. Denge budur. Devlet aklı budur. Mustafa Kemal Atatürk'ün işaret ettiği yol da budur.

"Hanedan semirtmek isteyenleri görüyorum"

Ben, ihanetle açıklanabilecek şeyleri, aptallıkla açıklamam. Türkiye'nin karşı karşıya kalacağı güvenlik krizlerinden siyasi kazanç devşirmek isteyenleri görüyorum. Hanedan semirtmek isteyenleri görüyorum. Bu hanedanın kayığına binmek için sırasını bekleyenleri görüyorum. Türkiye'yi bu savaşın tarafı yapmak isteyenleri görüyorum. Ülkemizin uluslararası sistem tarafından marjinalleştirilmesini fırsata çevirmek isteyenleri görüyorum. Doğabilecek güvenlik krizini, kendi iktidar projelerinin sıçrama tahtası yapmak isteyenleri görüyorum. Türkiye'nin dostlarının değil, düşmanlarının artmasından medet umanları görüyorum.

Başkalarının evlatlarının sırtından kurban kesmeye heves eden şovmenleri görüyorum. Bunların hiçbirinde vatan sevgisi yoktur. Koltuk sevgisi vardır. Para sevgisi vardır. Şöhret sevgisi vardır ama vatan sevgisi yoktur. Türkiye'yi sürüklemek istedikleri yol, bu yüzden açık bir ihanettir. Bu yüzden aleni bir dalalettir. Ve bu gaflet, yalnız dış politikada da değildir. Gözleri öyle dönmüştür ki, İran'da bir iç savaş çıkması halinde, ABD ve İsrail tarafından cepheye sürülmek istenen, malum terör unsurlarının alacağı siyasi ve askeri desteği görmezden gelerek, Öcalan'a taviz üzerine taviz vermektedirler. Ona resmi statü vermenin hesabını yapmaktadırlar.

"1937'de imzalanan Sadabad Paktı'nın muradı..."

Dünyanın hiçbir yerinde, sınırının hemen dibinde silahlanan, cepheye gitmeye hazır olduğunu açıkça söyleyen bir örgütün liderine, böylesine iltifat edildiğini göremezsiniz. Bu, akıl tutulmasıdır. Bu, güvenlik zaafıdır. Bu, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan bir savrulmadır! Oysa Türkiye'nin geleneksel güvenlik politikası ne diyordu? Irak'ta, Suriye'de, İran'da ortaya çıkabilecek benzer gelişmelerin Türkiye'nin toprak bütünlüğüne dönük tehditler doğuracağını söylüyordu.

Bu perspektif yeni değildir. 1937'de imzalanan Sadabad Paktı'nın muradı da, tam olarak bu geçişkenliğe karşı tedbir almaktı. Yani bugün konuştuğumuz mesele, günübirlik bir tartışma değil; devlet aklının çok uzun süredir bildiği bir güvenlik gerçeğidir. Bugün geldiğimiz noktada, bölgede tetiklenmek istenen parçalanma karşısında, cumhur koalisyonunun takındığı tutum, Öcalan'a resmi statü vererek, yangını sınırlarımızın içine çekmektir. Halbuki Suriye'de gördüler; bu dalgayı Öcalan üzerinden yönetemediler. Daha birkaç ay önce yine gördüler; bu tür durumların panzehrinin askeri müdahale olduğunu bizzat tecrübe ettiler.

"Suriye'de Öcalan'ı dinlemeyen Kürtler, İran'da mı dinleyecek"

Şimdi iktidara sormak gerekir: Suriye'de Öcalan'ı dinlemeyen Kürtler, İran'da mı dinleyecek? Böyle bir varsayımın devlet yönetiminde yeri olabilir mi? Böyle bir hayalle, Türkiye'nin güvenlik politikası inşa edilir mi? Buradan iktidara açıkça soruyoruz: İran'ın olası bir iç savaşa sürüklenme ihtimali nedir? Böyle bir ihtimal varsa, Türkiye bunu önlemek için hangi tedbirleri almaktadır? Diyelim ki İran'da iç savaş başladı. Türkiye, Irak ve Suriye'de olduğu gibi etnik unsurların savaşma karşılığında statü kazanma pazarlıklarına nasıl yaklaşacaktır? Böyle bir tabloda Türkiye'nin alacağı pozisyon nedir? Ve daha da önemlisi, bugün sürdürülen bu ihanet süreci, yarın Türkiye'nin elini güçlendirecek midir; yoksa Türkiye'yi daha da kırılgan hale mi getirecektir? Bunların cevabını bu millete vermek zorundasınız. Çünkü İran savaşı, yalnızca güvenlik başlığı altında ele alınabilecek bir mesele değildir. Bu savaşın Türkiye bakımından başka boyutları da vardır. Mesela Körfez ülkeleriyle kurduğumuz dayanışma zemini, Suudi Arabistan'ın ve diğer Körfez ülkelerinin savaşa daha doğrudan dahil olması halinde nasıl etkilenecektir? Türkiye burada neyi koruyacaktır? Ticari ilişkilerini mi koruyacaktır? Bölgesel dengeyi mi koruyacaktır? Güvenlik çıkarlarını mı koruyacaktır?

"Türkiye, İran savaşına askeri açıdan müdahil olmamalıdır"

Elbette bizim için esas olan, bu ülkelerle ticari ilişkileri sürdürebilmek, fakat onların dahil olacağı bir savaşın içine sürüklenmemektir. Türkiye'nin menfaati bunu gerektirir. İYİ Parti olarak bizim İran savaşı karşısındaki pozisyonumuz ise nettir. Günü kurtarma hesabına göre değişmez.

Birincisi; Türkiye, İran savaşına askeri açıdan müdahil olmamalıdır. Taraflarla ilişkisini, yalnızca uluslararası anlaşmaların getirdiği yükümlülükler çerçevesinde yürütmelidir. Ne ideolojik heyecanla savrulmalıdır ne de dış baskılarla istikamet değiştirmelidir.

İkincisi; İran'ın bir iç savaşa sürüklenmesi engellenmelidir. Çünkü iç savaşın doğuracağı göç dalgası da terör tehdidi de sınır aşan istikrarsızlık da en fazla Türkiye'ye zarar verecektir. Bu gerçek bir an olsun akıldan çıkarılmamalıdır.

Üçüncüsü; böyle bir iç savaş durumunda, ulus aşırı Kürt milliyetçiliğine karşı öncelikle içeride tedbir alınmalıdır. Öcalan ile sürdürülen bu ihanet sürecine derhal son verilmelidir. Ulus kimliğini aşındıracak her adım vakit kaybetmeden askıya alınmalıdır. Türkiye, kendi iç cephesini zayıflatarak dışarıdaki dalgalara direnemez.

Dördüncüsü; toplumsal bütünlüğün tahkimi için yargı bağımsızlığı yönünde gerekli adımlar atılmalıdır. Parlamenter sistem konusunda ihtiyaç duyulan irade ortaya konulmalıdır. Türkiye, hukuk devleti kimliğine geri dönmelidir. Çünkü içeride adaleti zayıf bir ülkenin dışarıda güçlü bir duruş sergilemesi mümkün değildir.

Beşincisi; ortaya çıkabilecek küresel ekonomik sorunlara karşı Türkiye, güvenli bir üretim ve turizm ülkesi olduğunu mümkün olan en güçlü şekilde vurgulamalıdır. Son yıllarda kaybedilen Avrupa pazarlarını yeniden kazanmak için gerekli yönelim ortaya konulmalıdır. Türkiye savaşın coğrafi yakınlığından zarar gören değil, istikrar kapasitesiyle öne çıkan bir ülke olmak zorundadır.

"Türkiye başkalarının savaşına yazılmayacaktır"

Burada mesele yalnızca İran değildir. Burada mesele yalnızca İsrail değildir. Burada mesele yalnızca Amerika değildir. Burada mesele, Türkiye Cumhuriyeti'nin bu büyük türbülans içinde nasıl bir akılla hareket edeceğidir. Türkiye'nin kendi güvenlik hattını, kendi egemenlik zeminini, kendi ulusal bütünlüğünü hangi anlayışla koruyacağıdır. Bizim cevabımız açıktır. Türkiye başkalarının savaşına yazılmayacaktır. Türkiye başkalarının vekalet hesaplarına teslim olmayacaktır. Türkiye ideolojik kamplaşmaların sürüklediği bir karargâha dönüşmeyecektir. Türkiye kendi devlet aklıyla hareket edecektir.

Türkiye kendi çıkarına göre pozisyon alacaktır. Türkiye kendi milletinin huzurunu esas alacaktır. Bizim bütün  maneviyatımız Türkiye üzerinedir. Bizim bütün sadakatimiz Türk milletinedir. Bizim bütün mücadelemiz bu Cumhuriyet'in selametinedir. Bunun için buradan bir kez daha söylüyoruz: Macera değil, devlet aklı. Savrulma değil, doğru istikamet. Duygusal ajitasyon değil, milli menfaat. İdeolojik bağlılık değil, Türkiye'nin güvenliği. Belirsizlik değil, açık tutum. Taviz değil, egemenlik. Gaflet değil, tedbir. İYİ Parti'nin durduğu yer budur. Bizim söylediğimiz söz budur. Bizim taşıdığımız sorumluluk budur.

"Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, hanedan hesapları değil; Cumhuriyet vakarıdır"

Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, başkalarının savaş naraları değil; kendi devlet aklını yeniden hatırlamasıdır. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, propaganda ablukası değil; berrak bir milli duruştur. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, hanedan hesapları değil; Cumhuriyet vakarıdır. Biz buradayız. Türkiye için buradayız. Türk milleti için buradayız. Bu devletin onuru için buradayız. Bu Cumhuriyet'in geleceği için buradayız. Ne İsrail'in saldırganlığına teslim oluruz, ne İran'ın radikal istikrarsızlık siyasetini güzelleriz. Ne de içeride bu büyük yangını iktidar hesabına çevirmek isteyenlere sessiz kalırız. Çünkü biz biliyoruz: Bu coğrafyada ayakta kalmanın yolu, Bu devleti korumanın yolu, milli egemenlik doktrinini eğmeden, bükmeden, kıyısına köşesine, şahsi veya partizan çentikler atmadan uygulamaktan geçer. Bu milleti geleceğe taşımanın yolu, Türkiye'den başka hiçbir şeyi kafaya takmamaktan geçer. Sözümüz nettir, istikametimiz bellidir: Önceliğimiz Türkiye'dir. Ne pahasına olursa olsun, Türk milletinin Türkiyesi'dir önceliğimiz.

"Eğer size, 'bakın savaş var, sabredin' derlerse onlara yuh deyin"

Maalesef ki meselemiz yalnızca yanı başımızdaki yaşanan savaş yangını değildir. Bu yangının dumanı çoktan Türkiye'nin içine girmiştir. Acı olan da İran savaşı başlamadan, hatta Ukrayna savaşı başlamadan, 8 yıldır Türkiye olarak bir yangının içerisindeyiz. Eğer size dönüp derlerse ki, bakın savaş var, sabredin. Yuh deyin onlara, yuh! En kibar şekilde yuh denir çünkü. Ankara'da motorinin litre fiyatı 78 lirayı aşmıştır.

Anadolu'nun bazı bölgelerinde bu rakam 80 liraya dayanmıştır. Ve bütün bunlar olurken, daha beş ay önce bu millete Gabar'dan müjdeler verenler vardı. Günlük 80 bin varil üretimden söz edenler vardı. 3 milyar dolarlık hasılat hikâyesi anlatanlar vardı. 'Enerjide bağımsızlık, ekonomik bağımsızlık demektir' diyenler vardı. Şimdi soruyoruz: Madem ortada böyle bir üretim var, madem ortada böyle bir hasılat var, neden milletin hayatına yansıyan şey refah değil de zamdır? Niye her seferinde petrol ve doğalgaz şokları bizim piyasalarımızı ayrıca sarsmaktadır? Neden vatandaş pompaya yanaştığında kendi ülkesinin imkânını değil, kendi cebinin aczini görmektedir? Bu soruların cevabı verilmeden yapılan her propaganda, milletin aklıyla alay etmektir.

"20 yaşında tüplü arabasıyla gittiği köyü bile çok görüyorsunuz"

Bir tarafta petrol sahalarını 'Terörsüz Türkiye'nin fragmanı diye pazarlayan bir iktidar dili vardır. Diğer tarafta ise ürününü 10 liraya satıp mazotuna 70-80 lira ödeyen köylünün gerçeği vardır. İşte Türkiye'nin asıl meselesi tam burada ortaya çıkmaktadır. Diyorlar ki bırakın benzin fiyatını, bayramda bütün yollar dolu, herkes tatile gitmiş. Hani ekonomik kriz? O kadar kopmuşlar ki, Çankırı'ya, Çorum'a, Yozgat'a, Sivas'a, Malatya'ya giden vatandaşın ancak köyüne, memleketine gidebildiğini dahi bilmiyorlar. Bir bak bakalım dönüş yolunda arabaların bagajında ne var? Ben söyleyeyim, bulgur, salça, peynir, yağ.

20 yaşında tüplü arabasıyla gittiği köyü bile çok görüyorsunuz. Ülkeyi yönetenler hiç utanmıyor musunuz? İktidarın anlattığı tabloyla milletin yaşadığı hayat arasında kapanmaz bir uçurum vardır. Kameraların önünde yerli ve milli nutukları atılmaktadır; ama pompa başında görülen şey vergi yüküdür, fiyat baskısıdır, geçim darlığıdır. Gerçek millilik, kendi toprağından çıkan zenginliği, kendi milletinden esirgememektir. Gerçek millilik, enerji başlığını siyasi gösteriye çevirmek değil, vatandaşa nefes aldırabilmektir. Gerçek bağımsızlık da büyük laflarla süslenmiş bir reklam dili değil, üreticinin, nakliyecinin, esnafın, çiftçinin hayatında karşılığı olan somut rahatlamadır.

"Yerli üretim iddialarının içi boşalmaktadır"

Toprağını ekmek isteyen insan, girdi maliyetlerinin altında eziliyorsa, orada yalnızca bir fiyat sorunu yoktur. Orada üretimin sürekliliği tehlikeye girmiş demektir. Tarla boş kalırsa, sofra küçülür. Üretim zayıflarsa, gıda güvenliği sarsılır. Çiftçi toprağından koparsa, ekonomik bağımsızlık yalnızca kürsülerde kullanılan bir söz olarak kalır. Tarımda çöküşün ve kırılganlığın bozulmanın bir başka boyutu, gübrede yüzde 95'e ulaşan dışa bağımlılıktır.

Bu gerçek ortadayken, yerli üretim iddialarının içi boşalmaktadır. Çünkü siz gübrede bu kadar büyük ölçüde dışarıya bağımlıysanız, tarımsal üretimin kaderini kendi planlamanızla değil, dış piyasalardaki hareketlerle belirlersiniz. Özellikle Basra Körfezi'ne ve küresel doğal gaz borsalarına böylesine bağlı bir yapı, çiftçinin alın terini kendi emeğinin karşılığıyla değil, uluslararası piyasanın insafıyla baş başa bırakır. Bunun anlamı açıktır: Kendi gübresini güçlü biçimde üretemeyen, ham madde tedarikinde dışarıya mahkûm olan bir ülke, yarının gıda krizleri karşısında sağlam duramaz. Çünkü toprak sizindir ama girdiniz başkasınındır.

Üretici sizindir ama maliyetinizi belirleyen siz değilsinizdir. Sofra sizindir ama güvence başkasının elindedir. İşte gıda egemenliğinin aşınması tam olarak budur. Peki iktidar bu tablo karşısında ne yapmaktadır? Bir yandan ekonomik bağımsızlık sloganı atmaktadır. Öte yandan kemer sıkma diye garibanın boğazını sıkmaktadır. Milleti ithal girdilere, yüksek akaryakıt fiyatlarına ve küresel dalgalanmaların kurbanı olmaktadır. Burada söylem ile gerçek arasında derin uçurum vardır.

"Tarımın bu hale gelmesi, asla kader değildir"

Tarım sektörü 2025 yılında yüzde 8,8 küçülmüştür. Bu küçülme, son çeyrek asrın en ağır darbelerinden biri olarak kayda geçmiştir. Bu artık sıradan bir daralma değil, yapısal karakter kazanmış bir çözülmedir. Bir zamanlar milli gelirin yüzde 12'sinden fazlasını taşıyan bu kadim alanın payı, bugün yüzde 5'e gerilemiştir. Bu düşüş, tesadüfi bir zayıflama değildir. Bu düşüş, üretim kapasitesinin yıllar içinde nasıl aşındığını göstermektedir. Bu düşüş, köylünün toprağından nasıl uzaklaştığını göstermektedir. Bu düşüş, tarımın nasıl gözden çıkarıldığını göstermektedir. Ve bu noktada kimsenin sığınabileceği kolay mazeretler de yoktur. Elbette kuraklık vardır. Elbette zirai don vardır. Elbette iklim şartlarının etkisi  vardır.

Savaşlar, çatışmalar vardır. Ama bugün ortaya çıkan tablo, yalnızca bunlarla açıklanamaz. Mesele, üretimi koruyacak bir iradenin gösterilmemesidir. Mesele, çiftçiyi ayakta tutacak bir ekonomik aklın kurulamamasıdır. Mesele, toprağın bereketine yatırım yapmak yerine ithalatı geçici değil kalıcı bir çözüm gibi sunan yönetim anlayışıdır. Tarımın bu hale gelmesi, kader değildir. Tabiatın zorunlu sonucu da değildir. Bu, tercihlerle oluşmuş bir tablodur. Ve bu tercihler, üreticiyi değil sistemi; köylüyü değil vitrini; toprağı değil tabelayı koruyan tercihlerdir. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, üretimi yeniden merkeze alan bir iktisadi akıldır. Türkiye'nin ihtiyacı olan şey, çiftçinin toprağa güvenle dönebildiği, nakliyecinin kontağı korkmadan çevirebildiği, milletin de sofrasını küçültmeden yaşayabildiği bir düzendir. Tarımı ayağa kaldırmadan, üreticiyi korumadan, enerji meselesini milletin refahına bağlamadan ekonomik bağımsızlık kurulamaz. Toprağın bereketini koruyamayan bir anlayış, milletin geleceğini de koruyamaz.

"Allah bir soğuk verecekse de ihanetin kara soğukluğunu nasip etmesin"

23 Mart, Ziya Gökalp'in doğum günüydü, bugün ise Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefat günü. Allah'tan ikisine de rahmet diliyorum. Biri Diyarbakırlı bir münevver, biri Sivaslı bir yiğit. Türk milleti için, Türk milletinin huzuru, refahı ve mutluluğu için, söz söylemişler, yol yürümüşler. Allah hepimize böyle hayırla anılmayı nasip etsin. Allah kimseyi, Türk milletinin yükselmesi için ömrünü vakfeden büyük dava insanlarının mirasını, bu milletin düşmanlarıyla tuttuğu yolu aklamak için kullanmakla imtihan etmesin. Allah hiçbirimizi, ziyaret edilen kabirlerin ağırlığı ile sınamasın. Allah bir soğuk verecekse de ihanetin kara soğukluğunu nasip etmesin. Nasibimiz, bir karlı dağ başında, bir kelime-i şahadetle veda edilen o bembeyaz soğuktan olsun. Yıllardır üşüyoruz! Varsın yine biz üşüyelim de, Türk devleti var olsun, Türk milleti berhudar olsun, Cumhuriyet payidar kalsın. Varsın biz yanalım da, bu toprakların ocağı sönmesin."
Yorumlar
Yorum bulunmuyor.
Yorumlarınızı paylaşın

--











logo

   E-posta: bilgi(@)kadirga.com.tr
Tüm hakları Kadırga TV adına saklıdır: ©2019-2026

Yazılı izin alınmaksızın site içeriğinin fiziki veya elektronik ortamda kopyalanması, çoğaltılması, dağıtılması veya yeniden yayınlanması aksi belirtilmediği sürece yasal yükümlülük altına sokabilir. Daha fazla bilgi almak için telefon veya eposta ile irtibata geçilebilir.
Mobil uyumlu haber yazılımı: www.eticaret.com.tr